21 Eylül 2017 Perşembe

Alzheimer Hastalığı


Alzheimer Hastalığı

Alzheimer hastalığı yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır. 

Bellek kaybı ve aşağıdakilerden en az birini içerecek şekilde, gerçekleşen bilişsel bozukluk sürecidir: Dile ilişkin sorunlar (afazi), Amaçlı etkinliklerin gerçekleştirilememesi (apraksi), Tanıma yetisinin kötüleşmesi (agnozi), Yürütücü işlevlerde yetersizlik sayılabilir. Bilişsel bozukluklar, mesleki ve/veya sosyal fonksiyonların yerine getirilmesini engellemektedir, önceki düzeye göre giderek kötüleşmenin olduğu bir seyir izlemektedir. 

Alzheimer hastalığı diğer demanslar içinde %57 ile en sık görülen tiptir. Alzheimer hastalığının görülme sıklığı yaşla birlikte artar; 65-74 yaş arasında %3, 75-84 yaş arasında %19 ve 85 yaş ve üzerinde %47 sıklıkta görülür.  Aslında 65 yaş üstünde her 10 kişiden birinde, 85 yaş üstünde ise iki kişiden birinde görülmektedir. Kadınlarda ve erkelerde hemen hemen aynı oranda görülmektedir. Alzheimer hastalığı bulaşıcı ve kalıtsal bir hastalık değildir. Ancak düşük oranda ailesel bir yatkınlık olabileceği düşünülmektedir. 

Alzheimer hastalığında risk faktörlerini özetleyecek olursak; İleri yaş, ailede benzer öykünün varlığı, birinci derece akrabada Down Sendromu, doğumda babanın ileri yaşı, sigara ve alkol kullanımı, yüksek LDL kolesterol ve homosistein düzeyleri, diabetes mellitus, damar sertliği, kafa travması, kişilik bozukluğu, depresyon, düşük sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyi sayılabilir. Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Ancak buna başka sorunlar da eşlik eder. Hastalığı belirtileri genel olarak iki gruba ayrılır; zihinsel ve ruhsal bozukluklar. Zihinsel bozukluklar; unutkanlık, öğrenme güçlüğü, konuşma bozukluğu, yolunu kaybetme, kişileri tanıyamama, karar verme güçlüğü gibiyken, ruhsal bozukluklar; huzursuzluk, ilgisizlik, saldırganlık, uyku bozukluğu, amaçsız dolaşma, hayaller görme ve depresyondur. 

Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek hastayı geri dönüşümsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır. Hastalığın üç evresi vardır; başlangıç, orta ve ileri evre. Alzheimer hastalığı herhangi tıbbi müdahale yapılmadığı takdirde ortalama 9 yıl içinde ölümle sonuçlanır. 

 

• Alzheimer hastalığının erken evrelerinde; bellek kaybı (Genellikle yakın bellekle ilgili), günün tarihini hatırlamada güçlük, daha önce bildiği mekânları tanıma da güçlük (Örnek: Hasta kendi evinde olmasına rağmen nerede bulunduğunu karıştırabilir), karar vermede güçlük, kelimeleri bulmada güçlük sayılabilir. 

• Alzheimer hastalığının orta evresinde; belirgin unutkanlık, kişileri tanıyamama, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerde yardım ihtiyacı, çevrede kaybolma, konuşmada bozulma, hayaller görme, depresyon gibi ruhsal bozukluklar görülür.  

• Alzheimer hastalığının ileri evresinde; aile üyelerini tanıyamama, yemek yeme ve yürümede güçlük, zaman içinde yatağa bağımlı hale gelme, idrar ve gaita kaçırma ve ciddi davranış bozuklukları görülür. 

Alzheimer hastalığı beynin bazı bölgelerinde toksik proteinlerin birikmesi ile ortaya çıkar. Maalesef halen kesin tedavisi olmayan bir hastalıktır. Ancak hastalığın günümüzde belirli bir sure ilerlemesinin durdurulması ya da yavaşlatılması mümkündür. Hastalığın seyrini değiştirmeye ve hastanın kendisine ve çevresine zarar vermesini önlemek amacı ile kullanılan ilaçlar hastanın yaşam kalitesini korur ve kendine daha uzun süre bakabilmesini sağlar. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk gibi ruhsal bozuklukların tedavisi içinde uzun zamandır kullanılan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. Alzheimer hastaları için ilaç tedavisinin yanı sıra, özenli bir bakımın da önemi büyüktür. Hastalık ilerledikçe, günlük yaşamda daha fazla yardım ve güvenlik ihtiyacı doğar. 

Alzheimer hastalığında erken tanı çok önemlidir. Alzheimer hastalığının erken dönemde depresyon ile karıştırılmaktadır. Alzheimer hastalığında ise hastalar bilmediklerini göstermemek için çaba sarf ederler, inkâr süreci yaşarlar. Birden çok bilişsel alanda fonksiyonel bozukluğa yol açacak düzeyde bozulmanın ortaya çıktığı demans durumunda, bellek kaybı ile beraber dile ilişkin konuşma bozukluğu, amaçlı etkinliklerin gerçekleştirilememesi veya beceriksizlik, tanıma yeteneğinde kötüleşme, yürütücü işlevlerde yetersizlik gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Alzheimer tip demans hastalarında ise, hafıza ve konuşma bozukluğu, kelime bulmada zorlanma, önceden yapabildiklerini yapamama, cisimleri ve kişileri  tanımakta zorlanma, kendiliğinden bir şey planlayıp üretememe, sosyal ve uğraşı fonksiyonlarında bozulma, kişilik ve davranış değişiklikleri gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır, bu hastalıkta sürekli olan bilişsel yıkımın dereceli olarak artış göstermektedir. 

Alzheimer hastalığının erken dönemlerinde hatırlama, sözcük bulma, problem çözme, yargılama, hesaplamada bozukluk gibi belirtiler ile birlikte, bu dönemde hastaların konuşulanların ayrıntılarını ve ilaçlarını unutmaya başladıklarını, karmaşık hobilerini, araba kullanmayı, parasal işleri ve mesleklerini yerine getirmekte zorlandıklarını gözlemleriz. Bu dönemdeki hastaların ayrıca hatırlatıcı notlara ihtiyaç duyduklarını, bunun farkına varanlarda ise ilgisizlik, duyarsızlık, içine kapanıklık, kaygı bozukluğu ve huzursuzluk gösterirler. Alzheimer hastalarında ise hastalar bilmediklerini göstermemek için çaba sarf ederler, inkâr süreci yaşarlar. Gün içinde duygusal durumları değişkenlik gösterir. Alzheimer da ise uzak bellek daha geç etkilenirken, yakın bellek kaybı ön plandadır. Alzheimer hastalığında ise, erken tanı ve tedavi hastalığın seyri için çok önemlidir.

Alzheimer hastalarının yakınlarının da önemli sosyal sorunlar yaşarlar.  Hasta yakınların da fiziksel ve psikolojik sorunlara, stres ve gerilime açık olabileceklerini, bu kişilerin hemen hemen yarısının işlerine ara vermek zorunda kalabileceklerini,  çalışma saatlerini azaltabileceklerini,  hatta işlerinden dahi, ayrılmak zorunda kalabileceklerini göz ardı etmemek gerekir. Tanı ve tedavi konusunda nöroloji uzmanının takibinde olmakta yarar vardır. Birçok seçenek bulunmakla birlikte hastalığın kesin tedavisi henüz yoktur. Alzheimer hastalığının tedavisi için, aşı çalışmaları sürdürülmektedir.  

Elimizde olan tedavi seçenekleri, şimdilik hastalığın seyrini yavaşlatmaktadır. Ancak yine de hastalıktan korunmada zihinsel canlılığı sağlayan egzersizler önerilebilir. Bu konuda sık sık okuma, kişinin okuduğunu, öğrendiğini, gün içinde yaşadıklarını anlatması, yakınlarındakileri ile paylaşması oldukça önemlidir. Kabaca dedikodu yapması önerilebilir, bulmaca çözmenin sanıldığı gibi faydası yoktur. Sigara ve alkol kullanımının bırakılması hastalığın oluşmasını engelleyebilir.

Korunmak için;

·         Kan basıncının, kan şekerinin ve kolesterol seviyelerinin normalleştirilmesi sağlanmalıdır.

·         Kilo kontrolü yapılmalıdır.

·         Günde en az yarım saat egzersiz yapılmalıdır.

·         Akli melekeleri geliştirecek egzersizler yapılmalıdır.

·         Kafa travmalarına karşı tedbirli olmak gereklidir.

·         Madde bağımlılığından, sigaradan ve alkolden uzak durmak gereklidir.

·         Uyku bozukluğu özelikle az uyumak veya çok uyumaktan kaçınmak gereklidir.

·         Depresyon tedavi edilmediği sürece demans riski artmaktadır.

·         Ailede varsa genetik yatkınlık tanıda dikkate alınmalıdır.

Son zamanlarda yapılan çalışmalarda özellikle erken tanı konusunda yardımcı olabilecek bazı yeni yöntemler geliştirilmiştir;

·         Koku testi ile erken tanı artık mümkün olmaktadır.

·         Düşük doz uzun süre içme suyundaki lityuma maruz kalanlarda demans daha az görülmektedir.

·         Cilt biyopsisi demans tiplerinin ayırıcı tanısında artık kullanılmaktadır.

·         Deneysel olarak umut vaat eden yeni ilaçlar ve aşılar geliştirilmektedir.

·         Bağırsak florasının dengelenmesi için yapılan demans önleyici çalışmalar yapılmaktadır.

·         Yüksek kolesterolün kontrolü için kullanılan ilaçların Alzheimerı önleyebileceği gösterilmiştir. 

·         Gen tedavisinde umut verici sonuçlar alınmaya başlamıştır.

·         Kontrollü kahve tüketiminin de Alzheimer oluşumunu engellediği gösterilmiştir.

 

Prof.Dr. M.Zülküf Önal

21  Eylül 2017

8 Ocak 2017 Pazar

 

Soğuk havalar yüz felcini tetikleyebilir;

Yüz felci aniden ortaya çıkan tek taraflı olarak yüzdeki mimik kaslarının çalışmaması ile gözlenen bir klinik tablodur. Erkeklerde kadınlarda benzer oranlarda görülmekle birlikte, gençlerde ve orta yaşlarda daha sık görülmektedir. Soğuk havalarda sık  karşılaştığımız yüz felcinin nedenleri arasında viral enfeksiyonlar, damar bozuklukları ve bazı inflamatuar hastalıklar bulunmaktadır. Yüz felcinin diğer sebepleri ise çok farklı olabilir; cerrahi sebepler, orta kulak iltihabı, lyme hastalığı, Multiple skleroz, Gullian Barre, kafatası ve yüz kemiği kırıkları, travma, doğum travmaları, doğum öncesi fasiyal sinirde meydana gelen gelişim anomalileri, genetik sendromlar ve inme gibi.

Mevsimsel ve meteorolojik değişiklikler, özellikle hava ısısı, nem oranı ve basınç değişikliklerinin yüz felcini tetiklediği bilinmektedir. Yüz felci yılda 100000 kişinin yaklaşık 25’inde görülmektedir. Soğuk hava öncelikli olarak yüz felcinin nedeni olarak bilinmekle birlikte her türlü hava koşulunda görülmesi, tek başına soğuk havanın yüz felci nedeni olması için yeterli değildir. Temelde Tip1Herpes virüs enfeksiyonunun sonucunda geliştiği bilinmekle beraber, bu enfeksiyonun ortaya çıkışının nedeni de tam olarak bilinmemektedir.

Yüz felcinin nedeni olan yedinci sinirin hasarının  şiddeti ve hasarın yerine göre felç ile birlikte yüzde ağrı, baş ağrısı ve baş dönmesi, kulak ağrısı, kulak çınlaması, sese karşı hassasiyet, konuşma zorluğu, yeme içmede zorluk, kas seyirmeleri, gözyaşının kontrolsüz akması, gözde yanma kızarıklık, gözde ve ağızda kuruluk, salyayı tutamama gibi yakınmalarda beraberinde görülebilir.

Rahatsızlığın iyileşmesi sinirde olan harabiyetle bağlantılıdır. Hafif hasar bulunuyorsa birkaç gün gibi kısa sürede iyileşebilir. Daha ağır olan hasarlarda iyileşme birkaç aya kadar uzayabilir. Hasarlanan sinirin onarımını yaklaşık 1-2 mm / gün olarak kabul edersek, iyileşme 15 günle 18 ay arasında sürebilir. İyileşmeden sonra felcin % 5-15 oranında tekrarlama riski olabilir. Bu kişideki risk faktörlerine ve hastalıklara bağlı olarak değişebilir. Ortalama 4-6 hafta içinde çoğunlukla düzelir. Tedavi Nöroloji uzmanları tarafından yapılır. Tedavi süresince gerekirse KBB, FTR ve Plastik cerrahi uzmanlarından destek alınabilir. Tedavi için hastanın öncelikli olarak soğuktan korunması şarttır. Önerilen tedavi ile birlikte hastanın kas zayıflamasının engellemek için egzersiz ve sıcak masaj yapması gereklidir.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Prof.Dr.M.Zülküf Önal


Diyarbakır’da 1965 yılında doğan Prof.Dr.M.Zülküf Önal, Üniversite eğitimini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladıktan sonra ihtisasını Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Nöroloji Anabilim Dalında yaptı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2000 yılında doçent ünvanını, 2007 yılında da Ankara Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesörlük ünvanını aldı. Akademik nörofizyoloji çalışmalarından dolayı, Klinik Nörofizyoloji Yan Dal Uzmanlığınıda almıştır.  Askerlik Hizmetini Ankara GATA Nöroloji Kliniğinde yapmış olan Prof.Dr.Mehmet Zülküf Önal uzman olduktan sonra, bir süre ABD’de University of Massachusetts’de bir çok deneysel çalışma yapmıştır. Bir süre Özel ANKARA GÜVEN Hastanesinde ve Özel TOBB ETÜ Hastanesinde ve Özel MEDICANA INTERNATIONAL ANKARA Hastanesinde tam zamanlı olarak çalışmaktayken, Aralık 2014 den itibaren ANKARA LIV HOSPİTAL'da tam zamanlı olarak çalışmaya devam etmektedir.
 
Ulusal ve uluslararası dergilerde bilimsel makalaleri, bilimsel toplantılarda sunulan pek çok sayıda bildirisi olan Prof.Dr.Mehmet Zülküf Önal’ın bilimsel toplantı, konferans ve panelde konuşmacı olarak görev aldı. Ayrıca popüler tıp konusunda dergi ve gazetelerde yayınlanmış yazıları bulunmaktadır. Ulusal ve uluslararası çeviri ve orijinal kitap ve kitap bölümleri de yazmış olan Prof.Dr.Mehmet Zülküf Önal Türk Nöroloji Derneği Yeterlilik Yürütme Kurulu Üyesi olarak çalışmıştır. Aynı zamanda Türk Nöroloji Dergisi ve Türk Beyin Damar Hastalıkları Dergilerinde Bilimsel Danışma Kurulu Üyesi’dir.

Yaptığı çalışmalarla Birleşmiş Milletler kriterleri doğrultusunda Türkiye’deki danışman hekimler listesinde yer almaktadır. Prof.Önal, Birleşmiş Milletler bünyesinde WHO, UNDP, UNOPS, UNFPA ve UNICEF dahil olmak üzere tüm kuruluşların personellerine ihtiyaç halinde sağlık bilgisi ve sağlık hizmeti sunmaktadır.

31 Mart 2015 Salı

Parkinson Hastalığı

Parkinson hastalığı (PH) beynin bir bölgesini etkleyen kronik bir hastalıktır. PH kasların koordinasyonusu sağlayan beyin bölgesinin hastalığıdır.

Parkinson hastalığı genellikle elli yaş üzerinde görülür. Yaş arttıkça görülme sıklığı  artar. Altmışlı yaşlarındaki her bin kişiden beşinde görülürken, seksenli yaşlarındaki her bin kişiden kırkında bu hastalık saptanabilir. Kadın ve erkekleri eşit oranda etkilemekle birlikte erkeklerde görülme sıklığı biraz daha fazladır. Nadiren elli yaş altındaki kişilerde gözlenebilir.  Parkinson Hastalığı genellikle genetik geçişli değildir, herkesi etkileyebilir. Ancak elli yaşından önce bu hastalığın ortaya çıktığı kişilerin küçük bir kısmında genetik faktörler önemli olabilir.


PH’nın kesin nedeni bilinmemektedir. Zaman içinde bu hastaların beyinlerinde dopamin üreten hücreler ölür. 

PH’da hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve gerginlik, kolların yürürken görülen serbest hareketlerinde azlama ve titreme görülür. Bu yakınmalar zaman içinde yavaş olarak artar. Yakınmaların artışı bir çok hastalıkda olduğu gibi kişiden kişiye değişir. Günlük yaşamını etkileyecek düzeyde kötüleşme uzun yıllar sürebilir. Hastalığı başlangıç döneminde vucudun bir yarısı daha belirgin olarak etkilenmiştir.

Klinik özellikler, beyinde tutulan bölgeye göre farklılık gösterebilir:
  • Yüzde ifadede azalma, göz kırpmada azalma görülür.
  • İnce hareketlerde bozulma, özellikle ayakkabı bağlamakda veya düğme iliklemekde güçlük olabilir.
  • Yazı yazmada güçlük olur (el yazısı zamanla küçüklür).
  • Dengesizlik ve sık sık düşmeler olmaya başlar.
  • Konuşma yavaş ve tekdüze hale gelir.
  • Yutma güçlüğü zorlaşır ve ağız kenarından salya akmaya  başlar.
  • Yorgunluk, ağrılar ve kramplar zamanla görülür.

Ayrıca bazı hastalarda zaman ilerledikçe kabızlık, idrar kaçırma, hayal görmeler, aşırı terleme, cinsel sorunlar, koku alma bozukluğu, uyku bozukluğu, kilo kaybı, ağrı, depresif ve kaygılı ruh hali gelişebilir. Zaman zaman bazı hastalarda davranış bozuklukları görülmeye  başlar, aşır kumar oynama isteği, aşırı yemek yeme, aşırı alışveriş yapma isteği gibi (bu durum genellikle tedavi amacı ile kullanılan ilaçları yan etkileri olarak karşımıza çıkar).

PH tanısı için özel bir tetkik olmamakla beraber son zamanlarda transkraniyal doppler ultrasonografi ve beyin manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri bizlere dolaylı  da olsa tanıyı destekleyici bilgiler vermektedir. Kesin tanı ise spesifik bir nörolojik muayene ile konur. Tedavi sadece hastalığı seyrini yavaşlatır ve hastanın yaşam kalitesini düzeltir. Diğer bir çok kronik hastalık gibi kesin tedavisi yoktur. Başlangıçta hafif vakalarda tedavi gerekmeyebilir. Bu durumda yakın nörolojik takip yararlı olacaktır. Yakınmalar bariz hale gelince ilaç tedavisi başlanır. Fizyoterapi, uğraşı tedavisi, konuşma tedavisi hastalığı seyrinde yararlı olabilir. Ağır vakalarda cerrahi tedavisi seçenek olabilir.

Günümüzde tedavi amacı ile bir çok seçenek  vardır. İlk dönemlerde kullanılacak ilaç hastanın klinik özelliklerine bağlı olarak tespit edilir. Hastalığın ilerlemesi durumunda bir kaç ilaç tedavi amacı ile birarada kullanılabilir (levo-dopa ,dopamin benzeri ilaçlar, MAO-B inhibitörleri vs.).  Ayrıca bu konuda deneyimli hemşireler, fizyoterapistler, uğraşı tedavisi uygulayıcıları, konuşma terapistleri, diyetisyenler ve psikologlar tedavi sürecine katkı sağlarlar.Tedaviye dirençli tremor veya kasılmalar varsa derin beyin uyarımı adı altında anılan pil ile periyodik uyarım sağlanarak veya cerrahi tedavisi söz konusu olabilir. Tedavide kullanılan ilaçların ciddi yan etkileri  olabilir. İstemsiz kasılmalar (diskinezi) gelişebilir ve tedavisi oldukça zordur. İstenmeyen önemli yanetkilerden biri de kontrolsüz kumar oynama isteğidir ki, tedavinin kesilmesini dahi gerektirebilir. 

Bu hastalar günlük aktivitelerini sürdürmelidir. Başka hastalık nedeniyle kullanmakta oldukları ilaçların tedavi sürecini etkileyebileceğini bilmelidirler. Kabızlık ilaç etkinliğini azaltan önemli bir sorundur. Tedavi protokolüne uyum konusunda dikkat edilmelidir. Depresyon hastalığın seyrini kötüleştirir. Bu hastalar günlük hayatlarının sürdürdükleri ortamlarda bazı yardımcı cihazlara ihtiyaç duyabilirler. Tedavi edilmediği takdirde, zamanla klinik tabloya demans (bunama) eklenebilir ve kısa sürede tek başına yaşayamaz hale gelebilirler. Nöroloji doktorunuz size gerekli önerilerde bulunacaktır.

31 Ocak 2014 Cuma

Multipl Skleroz

Multipl Skleroz

Multipl Skleroz (MS) beyin ve / veya omurilikde inflamasyon odakları ile seyreden bir hastalıktır.

MS nedenleri

MS otoimmün bir hastalıktır. Bağışıklık sisteminin hücreleri normalde bakterilere, virüslere karşı  vücüdü korumak için saldırırlarken bu hastalık sürecinde dışardan gelen zararlı  organizmalar yerine vucudun sinir sistemine karşı atağa geçerler ve hastanın kendi kendine zarar vermesine neden olurlar.

Miyelin kılıfı ile sarılı olan sinir liflerinin sağladığı elektriksel ileti bu yangısal (inflamasyon) sürece bağlı olarak harabiyete uğrar ve hastanın yakınmaları ortaya çıkar.Yangısal süreç ortadan kalkınca miyelin kılıf iyileşir ve sinir lifleri tekrar çalışmaya başlar. Bununla beraber yangısal süreç tekrarladıkça sinir liflerinde kalıcı hasara neden olan skar (skleroz) dokusuna neden olur. Skar cildin kesilmesiyle oluşan yara izi gibi değerlendirilebilir.

MS seyir

Hastalık başladıktan sonra dört şekilde ilerleyebilir. İyileşen-tekrarlayan tip, sekonder ilerleyici tip, primer ilerleyici tip, iyi huylu tip olarak farklı seyirler gösterebilir.

MS kimlerde görülür?

MS herhangi bir yaşda görülmekle beraber çocuklarda nadir görülür. Sıklıkla 30 yaş civarında ortaya çıkar. Dünyada genç yetişkinlerde sakatlığa neden olan en sık görülen hastalıktır. Kadınlarda iki kat daha fazla görülür.

MS değişik yakınmalara  neden olabilir. Görsel problemler en sık görülen yakınmalardır. Dört MS  hastasınının birinde, ilk sorun görme  bozukluğu ile başlar. Hastalarda görme bulanıklığı ile beraber gözde ağrı olur. Bulanık görmeye çift göreme  eklenebilir. Kas spazmları, kaslarda sertlik, titremeler görülebilir. Ekstremitelerde kas ve eklemlerde ağrılar olabilir. Ms hastalarında aşırı yorgunluk veya halsizlik sık görülen yakınmaların başında gelir. MS hastalarında duygusal sorunlar, depresyon ve kaygı bozukluğu da sık görülür. MS hastalarında sebepsiz ağlama ve gülme atakları olabilir.

MS hastalarında ayrıca ciltte karıncalanma veya uyuşma ilk nüksde sıklıkla karşımıza çıkar. Atakalr sırasında kas güçsüzlüğü veya felçler olur. Hastanın hareket kabiliyetini kısıtlar.


Uyku Bozuklukları

Uyku Bozuklukları

İnsomniya

Yetişkinlerin yaklaşık olarak beşde biri istedikleri kadar uyuyamazlar.
Kötü uyku;
  • Uykuya dalmakda zorlanmak,
  • Çok erken uyanmak,
  • Gece uzun süre uyanık kalmak,
  • Gece uykusu sonrası dinlenmiş olarak uyanmamak gibi yakınmalar varsa akla gelmelidir.
Kötü uykunuz varsa, gün içinde yorgun, konsantrasyon bozukluğu, sinirli ve verimsiz hissedersiniz.

Uyanıklığı dikkate aldığınızda, gece uyanmalarınız sizin için normal değilse ve tekrar uykuya dalmakta zorlanıyorsanız uykunuzun kalitesi kötüdür. Stres, ailevi veya iş sorunları, jet-lag, günlük rutinde değişiklik, alışılmadık bir yatakda uyumakgibi geçici nedenler uyku sorunlarına neden olabilir. Kaygı bozukluğu ve depresyonda kötü uykuya neden olan psikiyatrik problemlerdir. Özellikle obez kişilerde görülen horlama sıklıkla uyku apnesine neden olabilir. Bazı hastalıklar ise kişilerin uyanık kalmasına neden olur. Örneğin; ağrıya neden olan hastralıklar bacak krampları, solunum yetmezliği, hazımsızlık, öksürük, kaşınma,sıcak basması, akıl sağlığında ki bozukluklar gibi. Alkol, kafein, nikotin, sokak ilaçları gibi uyarıcılar ve bazen de herhangi bir hastalık nedeni ile kullanılan ilaçlar normal uyku sürecini bozabilir.

Narkolepsi

Eğer narkolepsiniz varsa gün içinde sürekli aşırı yorgun ve sersemlemiş gibi hissedersiniz. Üstelik gece uykularınız da bozuktur. Gün içinde bazen herhangi bir neden olmaksızın ani uyuklamalarınız, uyku ataklarınız olabilir. Narkolepsisi olan birçok hastada katapleksi de görülebilir. Bu durum da vücudunuzdaki kasların aniden kontrolünü kaybedersiniz. Narkolepsi hastalarında bazen halüsinasyonlar (gerçekten var olmayan şeyleri görmek, duymak veya hissetmek) özellikle uykuya dalarken veya uyanırken görülür. Kesin nedeni bilinmemektedir. Narkolepsi çok nadir olarak görülen yaklaşık olarak onbinde 3-5 kişide görülür.Tanı nörolojik muayene ve uyku laboratuarı incelemesi ile olur. Tedavi nöroloji uzmanları tarafından yapılır.

Tıkayıcı(obstrüktif) Uyku Apne Sendromu

Tıkayıcı uyku apnesi (TUA) uyku sırasında aralıklı ve tekrarlayan üst solunum yolunun kapandığı klinik bir durumdur. TUA uyku sırasında solunum bozukluğuna gün içinde de aşırı uyku haline neden olan dünyada oldukça yaygın görülen orta yaştaki erkeklerin %2-4’ ünde, orta yaştaki kadınların ise % 1-2 ‘sinde görülür. Çoğunlukla erkeklerde, orta yaşta (erkekler için 55-59, kadınlar için 60-64) sigara içenlerde, aşırı kilolularda, sakinleştirici ilaç kullananlarda, aşırı alkol tüketenlerde ve genetik olarak çene yapısı bozuk olanalarda görülür.TUA ‘da gün içinde aşırı uyuma, bozulmuş konsantrasyon, gece uykuda horlama, dinlendirici olmayan uyku, gece sık sık uyanma, görgü tanıklarınca teyit edilen solunum durması atakları, huzursuz uyku, gün içinde sinirlilik, kişilik değişikliği, geceleri sık sık idrara çıkma ve özellikle erkeklerde cinsel isteksizlik yapar. Özellikle kişilik değişiklikleri, apne atakları, sinirlilik ve gece uykudaki huzursuzlukla ilgili bilgiler kişi ile birlikte uyuyan tanıklardan elde edilebilir. TUA ‘da sıklıkla hipertansiyon, kadiyovasküler hastalıklar , özellikle koroner kalp hastalığı, inme, konjestif kalp yetmezliği, obezite metabolik sendrom, diyabet, astım birlikte görülür. Horlaması ve astımı olan kişilerde TUA riski daha fazladır.

Tanı

Laboratuvar testleri ve uyku laboratuvarı incelemesi nörolojik muayene ile birlikte kesin tanı için yol göstericidir.

Tedavi

Tedavi dört ana başlıkta toplanabilir. Gerektiğinde KBB, göğüs hastalıkları uzmanı,diş hekimi yardımı ile nöroloji doktoruyla  birlikte tedavi süreci tespit edilir. Davranış tedavisi (uyku hijyeni), sürekli pozitif hava yolu basınç uygulaması (CPAP), ağız içi cihazlar, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi seçenekleri söz konusudur.

Komplikasyonlar ve Seyir

Gün içinde aşırı uyuklama evde, işte veya araba kullanırken kazalara neden olabilir.Sinirlilik, depresyon veya diğer psikolojik durumlar oluşabilir. Özellikle hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, konjestif kalp yetmezliği ve inme bu hastalarda daha sık görülür. CPAP tedavisi uygulanan hastalarda kısa sürede sonuç alınır. Yapılan çalışmalarda CPAP uygulaması 4-8 hafta içinde etkisini gösterir.

Horlama

Burun, yumuşak damak, yutak kaslarının ve yumuşak dokularının uyku sırasında titremesi ile oluşan gürültülü solunum şeklidir. Erkeklerde daha sık görülmekle beraber her iki cinsiyette de karşımıza çıkar. Beraberinde TUA varsa bu tip hastalar yumuşak damağa yönelik cerrahiden oldukça yarar görür.Tanı için uyku laboratuvarı incelemesi gereklidir. Solunum da sıkıntıya neden olan seviyeyi tespit etmek için nörolojik muayenenin yanı sıra KBB muayenesi de gerekli olabilir. Özellikle nadir görülen tümöral ve kistik yapılar bu  muayene ile tespit edilir. Tiroid testleride hipotroidizme bağlı horlamayı dışlamak için yapılmalıdır. Nörologların gözetiminde cerrahi olmayan veya cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkündür.

Huzursuz Bacaklar Sendromu

Uykusuzluğa (insomniya) neden olan tedavi edilebilir fakat tanısı oldukça zor konan, sıklıkla görülen  bir başka hastalıkta huzursuz bacaklar sendromudur. Hastalar istirahat halinde özellikle uzandıkları dönemde sıklıkla tarif etmekte zorlandıkları,  rahatsız edici ve bacakları karşı koyamadıkları bir hareket ettirme isteğinden yakınırlar. Bu durumu lokalize edemedikleri bu huzursuzluğu  yanma, sızlama, kasılma, karıncalanma, uyuşma, iğnelenme veya elektriklenme kelimleri ile ifade etmeye çalışırlar. Huzursuz bacaklar sendromu uykuya dalmayı tipik olarak zorlaştırır. Genetik olmakla beraber hamilelik, demir eksikliği anemisi, folik asit eksikliği, periferik nöropati, diyabet, böbrek hastalığı, romatoit artrit, bel fıtığı veya diğer omurilik hastalıklarına bağlı olarak gelişebilir. Tedavi de eğer neden tespit edilebilirse, nedene yönelik girişimler hastaları iyileştirir. Ancak sebebi tespit edilemeyen hastalarda, bu durum muhtemelen dopamin metabolizmasındaki bozukluğa bağlı geliştiği için, tedavi dopamin eksikliğine yönelik olarak yapılır. Huzursuz bacaklar sendromuyla birlikte sıklıkla görülen bir başka durum ise uyku sırasında görülen, kolaylıkla tedavi edilebilen Periyodik Ekstremite Hareket Bozukluğudur. Diğer uyku bozuklukları gibi tedavisi nöroloji uzmanının gözetiminde gerçekleştirilir.




Alzheimer hastalığıve bunama. "NTV'ye sorun"


Epilepsi
İnsanlık tarihi kadar eski zamanlardan bu yana "Kutsal Hastalık" adıyla bilinen epilepsi (sara), dramatik belirtileri ve bulgularından dolayı toplum tarafından sosyal kabulü olmayan, varlığından utanılan ve bu olumsuz etiketlenmelerden kaçınıldığı için maalesef gizlenen bir hastalık olarak dikkat çekmektedir.
Tarihsel veriler bir hastalık belirtisi olarak epilepsinin, epileptik fenomenlerin çok eski çağlardan beri çeşitli toplumlarca fark edildiğini göstermektedir. Epilepsi sözcüğü eski Yunanca'da uzakta tutulmak, yakalamak, kavramak anlamına gelen 'epilambanein' sözcüğünden türemiştir. Grekçe’deki “epilepsia”dan türediği ve nöbet anlamına geldiği bilinmektedir. İlk olarak Türkiye'nin güneyinde bulunan bir Babil inceleme tezindeki kayıtlarda epilepsiye rastlanmıştır. Daha sonra M.Ö. 770-221 yılları arasında yazılı olarak klasik Çin kitaplarında epilepsiden bahsedilmiştir. M.Ö. 400 yıllarında, Hipokrat epilepsiyi 'kutsal hastalık' olarak tanımlamıştır. Milattan sonra 4.yy’dan sonra ortaçağda epilepsi açısından karanlık dönem olarak kabul edilir (kutsal hastalık, efsunculuk, büyücülük). 16.yy’dan sonra epilepsinin tanımlanması ve gelişmesi yönünde gelişmeler olmaya başlamıştır. Fakat çoğu kültürde çeşitli belirti ve semptomların birlikteliğine dayanarak cinli ve şeytanlı bir açıklama yerleşmiştir. XVII. Yüz yılda İngiliz hekim Thomas Willis'in beyin anatomisine, kas dokusuna ve nörofizyolojiye çok önemli katkıları oldu. 1849 yılında İrlandalı hekim Robert Bently Todd epilepsi nöbetlerinin beyindeki elektriksel deşarjlardan kaynaklandığını ileri sürdü. Hayvan beyninde elektriksel akımın varlığı ilk kez 1875 yılında Richerd Caton tarafından gösterildi. 
Takip eden yıllarda Pravdich-Neminsky, köpeklerde beyin yüzeyine yerleştirdiği elektrotlar aracılığıyla   elektriksel   etkinliği   kaydetmeyi  başardı.   
Beyindeki   elektriksel   etkinliğin kaydedilmesi ve özelliklerinin tanımlanması konusunda Hans Berger'in çalışmaları kilometre taşı oldu. XIX. Yüz yılın sonlarında John Hughlings Jackson hastalan ayrıntılı inceleyerek epilepsinin anlaşılmasını kolaylaştırdı. Jackson epilepsiyi “sinir dokusunun ara sıra gelen düzensiz ve aşırı boşalımı” şeklinde tarif etti. 1912’de ilk etkili ilaç tedavisi fenobarbital bulunmuştur. 1937’de ise fenitoinin bulunması ile çok önemli gelişmelerin ilk adımı atılmıştır. 1929’da Hans Berger, epilepsi tansında önemli bir yeri olan elektroensaflografiyi (EEG) geliştirmiştir. Bu ve benzeri çalışmalar epilepsi üzerindeki sır perdesini yavaş da olsa araladı ve Hipokrat'ın 2400 yıl önce yaptığı açıklamalar doğrulanmaya başlamıştır.
Epilepsi hemen her yaşta görülebilen ve uzun süreli tedavi ve izleme gerektiren bir hastalık olup yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler. Epilepsi konusunda sağlık hizmeti veren tüm doktorların, epilepsili bireyler ve onların aileleri ile hastalıkla ilgili tüm kararlara ortak katılımlarını sağlayabilecek şekilde ve onların tüm sosyo-kültürel ve özel ihtiyaçlarını gözeten bir iletişim kurma bilgi ve becerisine sahip olmalı ve bunları gözetmelidir. Epilepsili bireyler ve onların aileleri ve/veya bakımlarını üstlenen kişiler bu durumla baş edebilecek şekilde bilgilendirilmelidirler. Hastalığın tanısı, tedavi seçenekleri, kullanılacak ilaçlar ve yan etkileri, nöbet tipleri, nöbeti tetikleyebilecek nedenler ve nöbet sırasında yapılması gerekenler gibi ve benzer konular hasta ve yakınları ile mutlaka paylaşılmalıdır. Epilepsinin çoğunlukla tedavi edilebilen bir hastalık olduğu her zaman akılda bulundurulmalıdır. Epilepsisi olan tarihe yön veren birçok ünlü vardır. Bu kişilerin varlığı aslında epilepsi tanısını yeni alan hastalara moral desteği vermelidir. Bu kişiler hastalıklarına rağmen konularında başarılı olmuş ve tarihe iz bırakmışlardır; Margaux Hemingway; Sinema sanatçısı, Vladimir Lenin; SSCB’nin kurucusu, Siyasetçi, Caligula; Roma İmparatoru, Papa Pius; KatolikKilisesi Papası, Socrates; Filozof.
Epilepsi (Sara olarak da bilinir.) beyin sinir hücrelerinin olağan dışı bir elektro-kimyasal boşalma yapması sonucu ortaya çıkan nörolojik bozukluk, hastalıktır. Epilepsi; beyindeki sinir hücrelerinin artmış uyarılabilirliğinden (nöronal hiperekstabilite) kaynaklanan bir klinik durumdur. Beynin normalde elektro-kimyasal bir çalışma sistemine sahiptir. Bu sistem içinde normal faaliyet gösteren, sistemler arası iletişimi sağlayan elektriğin aşırı ve kontrolsüz yayılımı sonucu oluşur. Sıklıkla geçici bilinç kaybına neden olur. Epilepsi nöbetleri farklı şekillerde ortaya çıkar. Bazı nöbetlerden önce korku hissi gibi olağandışı algılamalar ortaya çıkarken, bazı nöbetlerde kişi yere düşebilir, bilinç kaybı ile birlikte hastanın ağzında köpürme, istemsiz kasılmalar, dil ısırma, idrar kaçırma nadiren de gaita kaçırma ile birlik olabilir. Bazılarında vücudun herhangi bir kasında kısa süreli kasılmalar veya uyuşma gibi garip hislenmeler olur ve bu tiplerde de bilinç kaybı olmaz. Birçok nedeni olabildiği gibi herhangi bir sebep de bulamayabilir. Sebebi bilinen epilepsi nöbetleri de oldukça azdır. Sebebi bilinenler Semptomatik, bilinmeyenlerde İdiyopatik olarak isimlendirilir.
Semptomik Epilepsi:
  • İskemik lezyon: Beyne giden kan akımı azaldığında (iskemi), beyin dokusundaki besin maddeleri ve oksijen azalır. Bu da hücre hasarına ve epilepsi nöbetine yol açar.
  • Konjentinal malformasyon: Doğuştan gelen bozukluklar.
  • Gebelik döneminde annenin ilaç ve alkol alımı, bebeğin gelişimini etkileyecek mikrobik hastalıklar epilepsi nedeni olabilir.
  • Doğum sırasında oluşabilecek beyin zedelenmesi, kanaması, beynin oksijensiz kalması epilepsiye neden olabilir.
  • Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı gibi rahatsızlıklar epilepsiye neden olabilir.
  • Febril konvulziyon: Ateşe bağlı istem dışı şiddetli kasılmalar.
  • Enfeksiyon: Tüm vücudu etkileyen ya da şiddetli olan enfeksiyonlar, Febril konvulziyon'a neden olabilir.
  • Tiroid hastalıklarıTiroid bezi vücuttaki sıvı dengesinin kontrolünde önemli bir rol oynar. Sıvı dengesi ise epilepsi eğilimini belirleyen bir faktördür. Genellikle tiroid sorununun tedavi edilmesiyle epilepsi de düzelir.
  • Beslenme: Bazı insanlarda epilepsinin nedeni olarak B6 vitamini eksikliği saptanmıştır.


İdiyopatik Epilepsi:
  • Genetik: Aileden gelen, mutasyona uğramış gen.
Genel popülasyon içinde kronik aktif epilepsi oranı prevalansı % 0.5-1. İnsidansı 100 000 de 20-50 yeni olgudur. Genel nüfusun % 4’ü ömürleri boyunca en az 1 epilepsi nöbeti geçiriyor. Epilepsilerin % 40 ye yakını 16 yaş altında yaklaşık %20 si 65 yaş üstünde ortaya çıkıyor.
Tanı için öncelikle elektroensafalografi, beyin tomografisi ve/veya beyin manyetik rezonans tetkikleri ve nedene yönelik kan tetkikleri yapılması gereklidir. Epilepsinin nedeni ve tipinin belirlenmesi tedavi için çok önemlidir. Çünkü bazı epilepsi tiplerini kontrol altına alabilen ilaçlar, bazı tiplerinde kontrolden çıkmasına neden olduğu bilinmektedir. Ayırıcı tanı da senkop, tik bozuklukları, geçici serebral iskemik ataklar, kardiyak ritim bozuklukları ve psikolojik nöbetlerin de mutlaka akılda bulundurulması gerekmektedir.
Basit Parsiyel Nöbetler
Bu nöbetlerde hasta nöbet geçirirken tek bir bulgusu vardır, vücudun belirli bir bölgesini tutar. Örneğin bir ayakta ya da kolda kasılmalar seyreden epilepsi türüne basit parsiyel motor nöbetler denir. Bu türde nöbet başladığı yerde kalabildiği gibi belirli bir düzene göre ilerleyerek vücudun yarısını tutabilir. Eğer vücudun diğer yarısına geçerse bilinç bozulabilir. Nöbet durduktan sonra kasılmaların geliştiği tarafta kuvvetsizlik olabilir. Bunun dışında basit duyusal nöbetler gelişebilir bu türde bir ekstremitede, genellikle elde ve parmaklarda uyuşma-karıncalanma, yanma ve nadiren ağrı gibi kısa süren belirtiler oluşabilir. Bu belirtiler lokal olabileceği gibi vücudun bir yarısını sarabilir. Deri yüzeyinde renk değişiklikleri (kızarma-solma), sesler duyulması, kan basıncı değişiklikleri, sadece bilinç bulanıklığının eşlik ettiği birçok çeşit parsiyel epileptik nöbetler oluşabilir.
Kompleks Parsiyel Nöbetler
Basit parsiyel nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik ettiğinde kompleks parsiyel nöbetler teriminin kullanılması önerilir. Duyusal nöbetlerde parsiyel epileptik nöbetlerden farklı olarak hissedilenler basit ışık çakması veya şekilsiz bir görüntü yerine hastanın geçmiş yaşamından bir sahne, görüntüleri, sesleri, kokuları, lezzetleri, duygularıyla tekrar yaşanır.
Jeneralize Epileptik Nöbetler
Jeneralize epileptik nöbetleri birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Petit mal dediğimiz ve ani bilinç kaybı ile birlikte konuşma yürüme, yeme gibi motor aktivitelerin kesilmesiyle niteli şekli en sık görülenidir. Nöbet sırasında vücut pozisyonu korunur ve hasta yere düşmez, gözler bakakalmış gibidir, iletişim kuramaz ve hasta etrafının farkında değildir. Ani iletişim bozukluğu, tek bir kasta veya kas grubunda ani, kısa süreli kasılmalar v.b. şekillerde ortaya çıkabilir. Hastada bilinç kaybı oluşur. Epilepsinin acil müdahale gerektiren epileptik nöbetlerin aralarında normal dönem olmadan, art arda birbirlerini izlemesi şeklinde ortaya çıkabilir.
Tedavi
Epilepsi, mutlaka doktora başvurulması ve doktorun gerekli gördüğü sürece kontrol altında kalınması gereken bir hastalıktır. Bu durum, epilepsinin ömür boyu devam edeceği şeklinde algılanmamalı. Epilepsinin bazı türleri hasta belli yaşlara geldiğinde kendiliğinden tamamen düzelebilir ve ilaç tedavisine gerek duyulmayabilir. Ancak bu hassaslık derecesine de bağlı olabilir. Ancak bu kararı doktor vermelidir. Normal koşullarda epilepsi tanımına uygun olarak, ilk epileptik nöbeti izleyen bir yıl içinde en az bir nöbet daha geçiren hastalara antiepileptik tedavi başlanır. Kullanılacak ilaç nöbet tipine göre seçilir. Tedavide bazen tek ilaç kullanımı yeterli gelmediğinde çoklu ilaç kullanımı uygulanabilir. Tedavide ilacın kullanımından çok bu ilacın kan seviyesi tedavide önemlidir. Bazı ilaçların yeterli kan seviyesine ulaşması 14-30 gün alabilir. Tedavide asıl amaç nöbetlerin durdurulmasıdır ve verilen ilaç tedavisi ile yüksek oranda nöbetler durdurulmaktadır. Nöbetleri tam olarak durdurulmuş hastalarda tedaviye aynı ilaç ile ortalama 3-5 yıl devam edilebilir. Bu nedenle doktor tavsiyesi olmadan kullanılan ilaç kesilmemelidir. Bu sürenin sonunda ilaç kesildikten sonra tekrar nöbet geçirme riski %25 kadardır. İlaç kullanmaya başladıktan sonra ilk haftalarda ilaca bağlı vücutta bazı tepkiler görülebilir. Tedavinin başlangıcında deri döküntüleri olabileceği akılda tutulmalıdır. Tedavinin ilk bir ayı içinde birkaç kez tam kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerinin kontrolü için doktora başvurulmalıdır. Tedavinin en uygun ilaç ile uygun dozda, sürede yapılması hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Bu nedenle tedavinin her aşaması uzman hekim tarafından takip edilmelidir. Nöbetlerin tekrarlaması ve status epileptikus hali, beyinde oksijensiz kalmaya bağlı bazı etkilere yol açabilir. Her nöbet bir sonrakinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Tedavisiz kalan küçük nöbet türlerinin bir süre sonra büyük nöbetlere dönüşme olasılığı vardır. Bu nöbetlerde hastanın maruz kalabileceği merdivenden düşme, kişi sokakta ise trafik kazası, suda boğulma gibi tehlikeler vardır. Bu nedenlerle epilepsiye mutlaka müdahale edilmelidir.. Epilepsinin en önemli tedavi şekli ilaç tedavisidir. Epilepside kullanılan ilaçlar beyin hücrelerinin aşırı uyarılmasına baskı uygulayarak nöbetlerin oluşunu engeller. Bu ilaçlar her gün, önerilen dozda ve saatlerde çok düzgün bir şekilde kullanılmalıdır. Doktor çocuğun yaşını, kilosunu, nöbet tipini göz önüne alarak ilaçları seçer. İlaçları düzenli ve doktorun tarif ettiği gibi kullanmak çok mühimdir. Kullanılan bu ilaçların hastalığı tamamıyla geçirmez ama nöbetleri engeller veya sayısını azaltır. Epilepsi tedavisinin düzgün bir biçimde sürdürülmesi halinde de nöbetler devam edebilir. Tıbbın dev adımlarla ilerlediği dünyamızda hiçbir hekim epilepsili bir çocuğun anne-babasına tedavi ile nöbetlerin %100 kaybolacağını garanti edemez. Nitekim dünya istatistiklerine bakılacak olursa uygun tedavi şartlarında hastaların %60’ında nöbetlerin tümüyle ortadan kalktığı, %20’sinde tüm tedavi seçeneklerine rağmen nöbetlerin devam ettiği görülmektedir. Halen ilaçla tedaviye cevap vermeyen belli epilepsi türlerinde dünyada ve ülkemizde cerrahi tedavi olanakları geliştirilmektedir. Cerrahi müdahale, ilaçlara yanıt vermeyen hastalarda uygulanmalıdır ve epilepsi cerrahisi konusunda uzmanlaşmış özel tıp merkezlerinde yapılmalıdır. Ameliyat sırasında nöbetlere neden olan beyin bölgesi çok incelikli bir şekilde alınır. Tedaviden sonra hastaların %90'ı göze batacak şekilde gelişme göstermektedir. Epilepsi hastalarına uygulanan bir diğer cerrahi tedavi yöntemi de ayrık beyin ameliyatı da denilen corpus callosumun kesilmesi işlemidir. Fakat bu işlem birçok disfonksiyona neden olduğundan pek fazla tercih edilmemektedir. 1990'lı yıllarda nöbetleri kontrol etmenin güç olduğu durumlarda, diğer bir seçenek olarak yeni bir tedavi yöntemi bulunmuştur. Bu yeni yöntemde, boynun yan tarafında uzanan vagus siniri aracılığı ile beyne uyartılar gönderilir.
Prof.Dr. Mehmet Zülküf Önal
Nöroloji Uzmanı
Özel Medicana International Ankara Hastanesi
Ankara
mzonal@gmail.com



























8 Mart 2012 Perşembe

Migren ve Yeni Tedavi Yaklaşımları


Nöroloji kliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Başağrıları primer veya sekonder olabilir.

Migren orta veya ağır şiddette kişinin yaşam kalitesini düşüren bulantı ile beraber olan, kadınlarda üç kat daha sık görülen baş ağrısı tipidir. Tipik migren ağrısı başın tek tarafında, zonklayıcı karakterde 4-72 saat kadar sürebilen beraberinde bulantı, kusma ışık ve sesden rahatsızlık duyma görülen ve fiziksel aktivite ile artan bir ağrı tipidir. Hastaların yaklaşık üçtebirinde aura denilen ağrı öncesi garip kokular, gözde ışık çakmaları ve garip hislerle başlayıp ağrı ile devam eden bir süreç söz konusu olabilir. Migren atağının muhtemel 4 evresi vardır. Bunla aşağıda özetlenmiştir. Her evrenin herzaman ve her hastada görülmesi gerekmez. Ayrıca her hastada ataklarda farklılık gösterebilir. Aynı hastada da her zaman her evresi görülmeyebilir.
  1. Prodrom dönemi ağrıdan saatler veya günler önce başlayabilir.
  2. Aura başağrısından hemen önceki dönemdir.
  3. Ağrı fazı, atak dönemi olarak kabul edilir.
  4. Postdrome ağrı sonrası görülen yakınmalardır.
Kalp dört odacıklı bir organ olup, üstteki iki odacığa kulakçık (atrium), alttaki iki odacığa karıncık (ventrikül) adı verilir. Patent foramen ovale (PFO) kalp içinde odacıklar arasında yer alan,  ince, membranöz, esnek ve kapak benzeri doğuştan itibaren var olan, yatay bir kanaldır. Geçmişte masum fizyolojik bir bulgu olarak bilinen PFO’nin günümüzde migren, iskemik inme başta olmak üzere bir çok nörolojik, kardiyolojik hastalıklarla ilişkili olduğu bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarışığında PFO yakın takibi gereken kardivasküler ve diğer sistemik hastalıklara neden olabilen veya kliniğini kötüleştiren doğumsal bir patoloji olarak kabul edilmektedir. Migrenli hastalarda PFO sıklığı iki kat fazla görülür. Migrenle PFO arasındaki ilişki yapılan çalışmalarla da gösterilmiştir. Mekanizması açık değildir. Özellikle auralı migren ile sağdan sola şant arasında sıkı bir ilişki bulunmuştur. Şantın varlığı kirli ve temiz kanın karışmasına neden olmaktadır. Migrenli hastalarda PFO sıklığı %40 ile %50 arasında değişmektedir. Kadın migrenli hastalarda PFO sıklığı 4,4 kat fazladır. Auralı migreni olan kadın hastalarda daha sık görülmektedir.

Bilindiği gibi PFO'de genellikle venöz kanda bulunan vazoaktif bazı maddeler (seratonin), trombüsler ve oksijensiz kirli olarak bilinen kan  akciğerlerden filtre olmadan doğrudan arteriyel sisteme geçebilir. Venöz kandan gelen vazo aktif maddeler beyinde belirli bir konsantrasyona ulaştıktan sonra ise migren ataklarını başlattığı tahmin edilmektedir. Patent foramen ovalesi kapatılan bazı hastalarda migren şiddetinde
belirgin bir azalma olduğu görülmüştür. Hatta tamamen iyileşen hastalar bile vardır.

PFO tanısı Transkraniyal Doppler Sonografi ile rahatlıkla konabilir. Transkraniyal Doppler ile beyin damarları ve akım yönleri rahatlıkla görüntülenmektedir. PFO tanısında ise, mikro hava kabarcıklarının PFO'den geçerek beyin içinde yer alan temiz kan damarları içinden geçişinin Transkraniyal Doppler Sonografi ile görüntülenmesi temeline dayanır. Hassas bir tanı yöntemdir. Transkraniyal doppler güvenilir, hastaya rahatsızlık vermeyen, iyi tolere edilebilen ve kolay uyum sağlanabilen bir tanı yöntemidir.

PFO migren hastalarında tespit edildikten sonra kapatılması için bazı kriterler gereklidir; PFO kapağının oluşturduğu tünelin uzunluğu, beyin de manyetik rezonans ile görüntülenen iskemik odakların varlığı ve hastanın baş ağrısı ile beraber klinik özellikleri sayılabilir. Migren dışı bazı kardiyolojik ve nörolojik nedenlerden dolay da kapatılması gerekebilir. Transkateter Kapama Tedavisi: Bu tedavi kardiyologlar tarafından yapılmaktadır. Doğumsal bir patoloji olan PFO, neden olduğu bir çok hastalık nedeni ile takip ve tedavisi, hatta komplike vakalarda cerrahi veya transkateter yol ile kapatılması gereken ve çoğu zaman gözden kaçan bir hastalıktır. Migren hastalarında son yıllarda gündeme gelen PFO’nun varlığının tespiti ve tedavisi elimizde olan  migren tedavi seçenekleri arasında farklı bir bakış açısı oluşturmuştur. Gelecekte yapılacak yeni çalışmalar ışığında PFO' nin klinik önemi daha da artabilir.

Başağrısı


Başağrısı ve Kalbiniz

Nöroloji kliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Birçok başağrısı tipi bulunmaktadır. Burda sıklıkla karşılaştığımız bazı tipler hakkında bilgi vermek istiyorum.






Gerilim tipi başağrısı (GTB) en sık görülen başağrısıdır. Ağrı boyundan, başın arkasından, gözlerden veya başın diğer kas gruplarından başlayarak yayılabilir. GTB bütün başağrılarının yaklaşık % 90’ınını oluşturur. Toplumun yaklaşık %3’ünde kronik GTB vardır. GTB’da hastalar ağrıyı sıklıkla sabit bir basınç ile bir mengene içinde sıkılmış gibi tarif ederler.  Ağrı sıklıkla iki taraflı olarak başlar. GTB genellikle hafif – orta şiddette olur, ancak nadir de olsa çok şiddetli olarak tarif edilebilir. GTB ataklar halinde olabileceği gibi kronik de olabilir. Ataklar halinde seyreden epizodik tipte GTB’da ayın 15 gününden daha az, kronik tipte GTB’da ise ayın 15 gününden daha fazla görülen,  en az 6 aydan beri var olan başağrıları için kullanılan tanımlardır. GTB’ları dakikalar, günler ve hatta yıllarca sürebilir ancak ataklar genellikle 4-6 saat kadar sürer.

Küme başağrısı oldukça nadir görülen (100000 kişiden 69’unda görülebilir) tipik olarak yüzün yarısında olan çok şiddetli başağrıları ile seyreder. Erkeklerde daha sık görülür. Özellikle 20 yaş sonrası ve sigara içenlerde daha sıktır. Gün içinde veya uyku sırasında ağrı atakları olabilir. Beraberinde göz yaşarması, burun akıntısı, gözde kızarma, burunda dolgunluk hissi ve göz kapağında düşme görülebilir.

Nedeni belli olmayan baş ağrılarından başka, bir çok nedene bağlı gelişen baş ağrıları da vardır;

Acil hayati  nedene bağlı olmayan başağrıları
  • Madde kullanımına veya yoksunluğuna bağlı (karbon monoksit, alkol ve ilaç  kötüye kullanımı gibi),
  • Travma veya baş veya beyindeki yapısal değişikliklere bağlı (sinüzit, glokom gibi),
  • Psikiyatrik problemlere bağlı olarak sayılabilir.

Acil hayati nedene bağlı baş ağrıları
  • Çok az rastlanılan bir  gruptur
  • Subaraknoid kanama (beyin zarları arasına olan kanama) , menenjit, temporal arterit (beyin yüzeyel damarının enfeksiyöz olmayan iltihabı) veya herhangi bir nedene bağlı olarak kafa içi basıncını artttıran nedenler
  • Bu tip hastaları başağrısı olan hastaların %1’den daha az görülür.
  • Bu tip ağrılar hastalar tarafından “ilk ve en şiddetli” olarak tarif edilir. Genellikle yaş ilerledikçe ve ani başlangıçlı ortaya çıkar.
  • 50 yaş üzerinde yeni başlayan başağrılarında temporal arterit ilk akla gelmelidir. Bu hastalarda şakak bölgesinde ağrı nadiren görülürken çoğunlukla çene hareketi ile tetiklendiğini ifade etmeleri tipik sayılabilir.

Acil olan ve ileri tetkik gerektiren başağrılarının özellikleri;
  • Yeni başlayan veya daha önceki baş ağrılarından farklı özellik gösteren 50 yaş üzerindeki hastalarda dikkatli olmak gerekir.
  • Şimşek çakması  gibi yani hızlı ve şiddeti yoğun ağrılar aynı gün doktor tarafından  değerlendirilmelidir. (saniyeler veya 5 dakika kadar).
  • Fokal nörolojik semptomlar varsa acil olarak  değerlendirilmelidir (kolda kuvvet kaybı, 5 dakikadan uzun süren aura varsa).
  • Fokal olmayan nörolojik semptomlar varsa örneğin zihinsel bozukluklar gibi acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Başağrısı  sıklığı artarsa veya berberindeki yakınmalar değişirse acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Nörolojik muayenesi normal değilse acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Pozisyona bağlı olarak başağrısı değişiyorsa acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Başağrısı hastayı uykudan uyandırıyorsa acil olarak  değerlendirilmelidir migren daha çok sabahları olur).
  • Fizik egsersiz veya ıkınma (öküsürme, gülme, gerinme) ile başağrısı ortaya çıktıysa acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Beyin toplardamarları ilgili hastalık riski olanlardaki başağrıları acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Çene açıp kapama ile ağrı oluyorsa, görme bozukluğu varsa acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Boyunda sertlik varsa acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Yüksek ateş varsa acil olarak  değerlendirilmelidir.
  • Kanser veya AIDS hastalrında başağrısı ortaya çıkarsa acil olarak  değerlendirilmelidir.
Tedavi
Genel tedbirler
Nöroloji uzmanları koruyucu tedaviyi ve ağrı atak tedavisini düzenler.

Migren ve Yeni Tedavi Yaklaşımları

Migren orta veya ağır şiddette kişinin yaşam kalitesini düşüren bulantı ile beraber olan, kadınlarda üç kat daha sık görülen baş ağrısı tipidir. Tipik migren ağrısı başın tek tarafında, zonklayıcı karakterde 4-72 saat kadar sürebilen beraberinde bulantı, kusma ışık ve sesden rahatsızlık duyma görülen ve fiziksel aktivite ile artan bir ağrı tipidir. Hastaların yaklaşık üçtebirinde aura denilen ağrı öncesi garip kokular, gözde ışık çakmaları ve garip hislerle başlayıp ağrı ile devam eden bir süreç söz konusu olabilir.
Migren atağının muhtemel 4 evresi vardır. Bunla aşağıda özetlenmiştir. Her evrenin herzaman ve her hastada görülmesi gerekmez. Ayrıca her hastada ataklarda farklılık gösterebilir. Aynı hastada da her zaman her evresi görülmeyebilir.

  1. Prodrom dönemi ağrıdan saatler veya günler önce başlayabilir.
  2. Aura başağrısından hemen önceki dönemdir.
  3. Ağrı fazı, atak dönemi olarak kabul edilir.
  4. Postdrome ağrı sonrası görülen yakınmalardır.

MİGREN ATAK NEDENLERİ

1.YİYECEK-İÇECEKLER:
         Alkollü içecekler (kırmızı şarap,kafeinli içecekler,mayalı içecekler-bira)
         Çikolata
         Kuruyemiş,fındık,fıstık
         Hazır ve katkı maddesi içeren gıdalar (salam,sosis,nitrat yada nitrit içeren gıdalar)
         Fermente gıdalar
         Sirke,turşu
         Tütsülenmiş gıdalar
         Tatlılar
         Tatlandırıcılar (aspartam)
         Monosodyum glutamat içeren gıdalar
         Tiramin içeren gıdalar
         Süt ve süt ürünleri (eski peynir,çedar,rokfor,parmesan)
         İncir,üzüm,kırmızı erik,limon portakal

2.AÇLIK (Öğün atlamak)

3.STRES (Stres esnasında yada stresin hemen ardından rahatlama döneminde)

4.UYKU BOZUKLUĞU (Uykusuzluk yada aşırı uyumak)

5.HORMONAL (Menstrüasyon ,doğum kontrol ilaçları,östrojen düzeyindeki değişkenlikler)

6.METEOROLOJİK (Sıcaklık,basınç,nem değişikliği)

7.PARLAK IŞIKLAR (Floresan,flaş)

8.KOKULAR (Ağır ve keskin kokular,sigara,duman)

9.AŞIRI FİZİKSEL AKTİVİTE (Sıcakta aşırı egzersiz,maraton koşusu)

10.İLAÇLAR (Ağrı kesicilerin uygunsuz kullanımı)
Migren tedavisinde son zamanlarda yeni tedavi yöntemleri üzerinde durulmaktadır. Kesin olarak rutin tedavi seçenekleri içine girmemiş olsa da, kalbin doğumsal ve bugüne kadar masum olarak kabul edilen anomalilerinden biri olan Patent Foramen Ovale üzerinde çalışılmaya başlanmıştır.

Kalp dört odacıklı bir organ olup, üstteki iki odacığa kulakçık (atrium), alttaki iki odacığa karıncık (ventrikül) adı verilir. Patent foramen ovale (PFO) kalp içinde odacıklar arasında yer alan, ince, membranöz, esnek ve kapak benzeri doğuştan itibaren var olan, yatay bir kanaldır. Geçmişte masum fizyolojik bir bulgu olarak bilinen PFO’nin günümüzde migren, iskemik inme başta olmak üzere bir çok nörolojik, kardiyolojik hastalıklarla ilişkili olduğu bildirilmeye başlanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ışığında PFO yakın takibi gereken kardivasküler ve diğer sistemik hastalıklara neden olabilen veya kliniğini kötüleştiren doğumsal bir patoloji olarak görülmeye başlanmıştır. Migrenli hastalarda PFO sıklığı iki kat fazla görülür. Migrenle PFO arasındaki ilişki yapılan çalışmalarla da gösterilmiştir. Mekanizması açık değildir. Özellikle auralı migren ile sağdan sola şant arasında sıkı bir ilişki bulunmuştur. Şantın varlığı kirli ve temiz kanın karışmasına neden olmaktadır. Migrenli hastalarda PFO sıklığı %40 ile %50 arasında değişmektedir. Kadın migrenli hastalarda PFO sıklığı 4,4 kat fazladır. Auralı migreni olan kadın hastalarda daha sık görülmektedir.
Bilindiği gibi PFO'de genellikle venöz kanda bulunan vazoaktif bazı maddeler (seratonin), trombüsler ve oksijensiz kirli olarak bilinen kan  akciğerlerden filtre olmadan doğrudan  olarak arteriyel sisteme geçebilir. Venöz kandan gelen vazo aktif maddeler beyinde belirli bir konsantrasyona ulaştıktan sonra ise migren ataklarını başlattığı tahmin edilmektedir. Patent foramen ovalesi kapatılan bazı hastalarda migren şiddetinde belirgin bir azalma olduğu görülmüştür. Hatta tamamen iyileşen hastalar bile vardır. PFO tanısı Transkraniyal Doppler Ultrasonografi ile rahatlıkla konabilir. Transkraniyal Doppler ile beyin damarları ve akım yönleri rahatlıkla görüntülenmektedir. PFO tanısında ise, mikro hava kabarcıklarının PFO'den geçerek beyin içinde yer alan temiz kan damarları içinden geçişinin Transkraniyal Doppler Ultrasonografi ile görüntülenmesi temeline dayanır. Hassas bir tanı yöntemdir. Transkraniyal Doppler güvenilir, hastaya rahatsızlık vermeyen, iyi tolere edilebilen ve kolay uyum sağlanabilen bir tanı yöntemidir. PFO migren hastalarında tespit edildikten sonra kapatılması için bazı kriterler gereklidir; PFO kapağının oluşturduğu tünelin uzunluğu, beyin de manyetik rezonans ile görüntülenen iskemik odakların varlığı ve hastanın baş ağrısı ile beraber klinik özellikleri sayılabilir. Migren dışı bazı kardiyolojik ve nörolojik nedenlerden dolayı da kapatılması gerekebilir. PFO'nun cerrhai olmayan tedavisi olan, Transkateter Kapama Tedavisi kardiyologlar tarafından yapılmaktadır. Doğumsal bir patoloji olan PFO, neden olduğu bir çok hastalık nedeni ile takip ve tedavisi, hatta komplike vakalarda cerrahi veya transkateter yol ile kapatılması gereken ve çoğu zaman gözden kaçan bir hastalıktır. Migren hastalarında son yıllarda gündeme gelen PFO’nun varlığının tespiti ve tedavisi elimizde olan migren tedavi seçenekleri arasında farklı bir bakış açısı oluşturmuştur. Gelecekte yapılacak yeni çalışmalar ışığında PFO' nin klinik önemi daha da artabilir.

Prof. Dr. Mehmet Zülküf ÖNAL